AHÎ EVRAN  VE  EKONOMİK KALKINMA (III) | Kırşehir Aşıkpaşa Gazetesi

SON DAKİKA

AHÎ EVRAN  VE  EKONOMİK KALKINMA (III)

Bu haber 07 Mart 2020 - 14:02 'de eklendi ve 394 views kez görüntülendi.

Sevgili okuyucularım,

Ahî Evran hakkındaki yazımın ikinci kısmının sonunda, onun ekonomik kalkınma modelinin tarihte kalmış bir efsane olmadığını yazmıştım. Ve bu modelin günümüz Türkiye‘sinin ekonomik kalkınmasını canlandırabilecek bir yönü olduğunu belirtmiştim.

Önce Ahîlik teşkilâtının zamanla kendi haline bırakılışını anlatayım.

13. ve 14. yüzyıl Ahîlik teşkilâtının en kuvvetli olduğu senelerdir. Osmanlı tarihçisi Âşıkpaşazâde’nin (Âşıkpaşa’nın torunu) Tevahir-i Ali Osman isimli eserinde yazdığına göre, Ahîlik teşkilâtı Osmanlı Devleti‘nin kuruluşunda rol oynayan en önemli 4 unsurdan biriydi. Osmanlı Devleti’nin imparatorluğa dönüşme sürecinde Ahîlik teşkilatının çalışmaları ne yazık ki başlangıç dönemindeki verimliliğiyle sürdürülememiştir. Ahîlik teşkilâtı 15. yüzyılın sonundan itibaren kendi haline bırakılmaya başlanmıştır. O yıllarda Ahîlik teşkilâtının yavaş yavaş arka planda kalmasının en önemli sebebi dini aidiyet faktörüdür. Devletin impatorluk haline gelmesiyle birlikte, esnaf ve zanaatkârlar arasında gayrimüslim olanların sayısı da artmaya başlamıştır.

Gayrimüslim zanaatkâr ve esnafın Ahîlik teşkilâtına üye olması bir sorun oluşturuyordu. Uygulamada bu güçlüğü tahmin etmek zor değil. Çünkü Ahîlik teşkilâtı sadece mesleki bir kuruluş değildi. Bu yazı serisinin birinci bölümünde anlattığım gibi, Ahîlikte önce fütüvvet inancına dayalı İslâmi ahlâk, sonra mesleki beceri geliştiriliyordu. Fuad Köprülü‘nün yazdığına göre Ahîlikte „Patron ile işçi arasındaki vaziyeti, adeta şeyh ile mürit arasındaki vaziyete benzer bir hale koyarak, manevi bir nizam“ oluşturulmuştu.

Şimdi gayrimüslim bir esnafın Ahîlik teşkilâtına üye olduğunu düşünün. Ahîlik geleneklerini nasıl uygulayacaksınız?  Bir gayrimüslime fütüvvet inancına dayalı İslâmi ahlâkı nasıl vereceksiniz?  Bu nedenle gayrimüslimler meslek birliği üyesi olabiliyordu, fakat Ahîlik teşkilâtı üyesi olamıyordu.

Bu nedenle 15. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı coğrafyasında iki tür esnaf ve zanaatkâr birlikleri görülmeye başlandı: Ahîlik teşkilâtı ve loncalar.

Birçok kaynak loncaların, Ahîliğin uzantısı olduğunu yazıyor. Fakat Ahîlik ile loncalar arasındaki bağlantı veya geçiş dönemi bilimsel olarak henüz tam açıklığa kavuşturulamamıştır.  Kesin olan 15. yüzyılın sonlarında başlayan bir gelişmeyle Müslümanlardan oluşan Ahîlik teşkilâtının kendi haline bırakılmaya başlanmış olmasıdır. Böylece bir taraftan müslümanlardan oluşan Ahîlik teşkilatları, bir taraftan da hem gayrimüslim hem de müslüman esnafın üye olabildiği loncalar ortaya çıkmıştır.  Lonca ve Ahîlik teşkilâtı arasındaki en önemli farklardan birisi dinî eğitimdir. Gerçi loncalarda  ahlâki kurallar söz konusuydu. Fakat Ahîlik teşkilâtında olduğu gibi belli bir dinî eğitim yoktu. Bir loncaya üye olabilmek için sadece esnaf veya zanaatkâr olmak yeterliydi.

Loncalara ilkesel olarak hem Müslüman olanlar hem de gayrimüslimler (Rum, Ermeni ve Yahudi esnaf ve zanaatkârlar)  üye olabiliyordu. Fakat tarihi gelişim içinde bu kural, loncaların ve daha sonra 18. yüzyılda gedik ismini alarak,  gayrimüslim ağırlıklı bir esnaf ve zanaatkârlar teşkilâtına dönüşmesine yol açmıştır.

19. yüzyıla gelindiğinde büyük esnafların hemen hemen hepsi gayrimüslimlerden oluşuyordu.  19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Batıdaki büyük sanayi devrimini yakalamak için hamlaler yapmak istediğinde, ülkedeki büyük işletmelerin sahipleri ya gayrimüslimlerdi ya da yabancılardı (Osmanlı vatandaşı olmayanlar). Bu durum 20. yüzyılın başında gayrimüslimler lehine daha da ileriye gitmişti. Örneğin 1912’de İstanbul’da kayıtlı 40 özel bankerin hepsi de gayrimüslimdi. Yani Ahîlik teşkilâtının 13. yüzyıldaki insani ve verimli yapısının ciddi bir şekilde desteklenip devam ettirilmemesi, Osmanlı İmparatorluğuna çok pahalıya mal oldu.

Ahî Evran‘ın ekonomik kalkınma modeli günümüz Türkiye‘sinin ekonomisine ne kazandırabilir?

„Üsküdar’a gider iken“ diye başlayan meşhur „Kâtibim“ türküsünü bilirsiniz. Gömleği kolalı, set-resi uzun bir kâtipten bahseder. 19. yüzyılda İstanbul‘da ortaya çıkan bu türkü, Osmanlı döneminde yaşayan Müslümanların tipik zihniyetini gösterir. 19. yüzyılda Müslümanlar arasında en makbul mes-lekler memurluk ve subaylıktı.

Günümüz toplumunda da aynı zihniyet bir anlamda devam ediyor. Bir memur kadrosuna atanmak, masa başında oturmak, beyaz yakalı ve kravatlı bir iş bulmak. Bu zihniyet eğitim sistemimizi olumsuz etkiliyor. Gençlerimizin hemen hemen hepsi üniversiteye girmeye ve akademik bir eğitim almaya çalışıyor. Üniversitelerdeki eğitim ise çoğunlukla teorik. Yani genel kültür verilen bölümler çoğunlukta. Elbetteki bunun finansal nedenleri de var. Çünkü teorik eğitim biraz daha ucuza mal oluyor.

Beyaz yakalı ve kravatlı meslek zihniyeti ekonomik çarkın dönmesini yavaşlatıyor. Bir taraftan teorik egitim almış işsizler ordusu ortaya çıkıyor, diğer taraftan uygulamalı eğitim görmüş teknik ara eleman ihtiyacı kapatılamıyor.

Gelişmiş ülkeler bu sorunun çözümünü dual (ikili) eğitim sisteminde buluyor. Bunun en güzel örneği Almanya.  Almanya‘da buna dual meslek eğitimi (duale Berufsausbildung) deniyor.

Almanya’da uygulamalı meslek eğitim modeli „Fachoberschule“ denilen  lise düzeyindeki sanat okullarında da uygulanıyor. Dual meslek eğitimi, genelikle üniversiteye gitmeyi öngörmeyen bir eğitim sistemi. 9. veya 10. sınıftan sonra haftanın 4 günü işyerinde uygulamalı çalışmadan ve haftanın bir günü meslek okulundaki teorik derslerden meydana gelen bir eğitim.  Yani uygulama ağırlıklı bir eğitim sistemi.

Türkiye’deki öğrencilerin büyük çoğunluğu liseye gidiyor, liseden sonra da üniversiteye girmeye çalışıyor. Almanya’daki öğrencilerin çoğunluğu ise liseye gitmiyor. Dual meslek eğitimi görüyor. Bir kısmı da lise düzeyindeki sanat okullarına gidiyor. Bu denge üniversite önünde yığılmayı önlüyor. Ve ekonomik kalkınma için gerekli teknik ara eleman ihtiyacını büyük ölçüde karşılıyor.

Amerika Birleşik Devletleri bile Alman mesleki eğitim sistemini Bill Clinton döneminde (1993-2001) Almanya‘dan ithal etmeye çalıştı. Fakat tam tutmadı. Çünkü en büyük problem zihniyet. Alman dual meslek eğitiminin temelinde belli bir zihniyet yatıyor. Alman zihnyetiyle Amerikan zihniyeti farklı. Ahî Evran‘ın diliyle söylersek, Alman zihniyeti daha kanaatkâr, Amerikan zihniyeti ise daha çok kâr peşinde. Yani günümüz terminolojisiyle ifade edersek, Alman zihniyeti Sosyal Piyasa Ekonomisini ön plana çıkarıyor, Amerikan zihniyeti ise Serbest Piyasa Ekonomisinin en iyi model olduğunu vurguluyor. Sosyal piyasa ekonomisinde İNSAN ön plandadır. Serbest piyasa ekonomisinde ise PARA ön planda.

Ahî Evran kendi döneminin en önemli yabancı dilini biliyordu. Yani Arapça’yı. Bildiği Arapça ve dini bilgisiyle çok rahat bir şekilde „beyaz yakalı“ bir işte çalışabilirdi. Üstü başı kirlenmeden bir yerde hocalık yapabilirdi. Fakat Ahî Evran, kötü deri kokularına aldırmadan derici ustası olarak da çalıştı. Neden? Çünkü o Ahîlerin piri olarak kanaatkârlığı temsil ediyordu. Çabuk para kazanma amacını değil, insanı kazanma amacını güdüyordu. Hedefi bireysel zenginlik değil, toplumsal kalkınmaydı.

Kısacası, ekonomik kalkınmayı canlandıracak teknik ara eleman yetiştirmenin iki ana şartı var:

  1. Toplumsal zihniyeti değiştiren önlemler almak. Gerekli zihniyet değişimi için Ahîlik anlayışı 21. yüzyılda da geçerliliği olan değerler sunuyor. Bize ait olan, yerli olan değerler.        Biz bunun yerine yabancı değerleri ithal ediyoruz. Bu değerler ithaliyle birlikte toplumumuzda          ne yazık ki para ön plana çıkmaya başladı. İnsani değerler arka planda kalmaya başladı. Yani     eski güzel değerlerimizi, bizi biz yapan yerli değerlerimizi terkedip, Amerikan zihniyetine ait değerleri ithal etmeye başladık. Amerikalılar „Make Money“ dedi, biz de bunu Türkçe’ye              „köşeyi dönmek“ olarak tercüme ettik.  Halbuki bizim güzel bir değerimiz var: Zahmetsiz            rahmet olmaz! Bu söz sadece camilerin içinde kalmamalı. Evlerimize girmeli.         Öğrencilerimizin kafasına girmeli.
  2. İkinci konu uygulama ağırlıklı eğitim sistemiyle ilgili. Ahîlik teşkilâtı içindeki mesleki egitim, uygulama ağırlıklı bir eğitimdi. Fakat Ahîlik teşkilâtı içinde teorik konular da ele alınıyordu. Mesleki bilgi alışverişi vardı. Zamanla Ahîlik teşkilâtı kendi haline bırakılınca, mesleki eğitim sadece bireysel usta-çırak ilişkisinden meydana gelen bir eğitim haline geldi.

Zamanımızın kavramlarıyla ifade edersek, Teori ile pratik, okul ile işyeri arasındaki bağ   koptu. Bir yanda okul, yani o zamanın medreseleri teorik eğitim verirken, diğer yanda           zanaatkârlar kendi halinde sadece uygulamadan oluşan eğitimlerine devam ettiler.

Uzun sözün kısası eğitim sistemimizin yeni bir zihniyete ve uygulama ağırlıklı programlara ihtiyacı var. Ahî Evran bugün yaşasaydı, okul-sanayi işbirliğine daha fazla önem verirdi.

Çünkü uzun vadeli ekonomik kalkınmanın en önemli faktörü insan kaynaklarıdır.

Prof. Dr. Ünal Abalı
Prof. Dr. Ünal Abalıerayofset@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.