Almanlar Oruç Tutar Mi? | Kırşehir Aşıkpaşa Gazetesi

SON DAKİKA

6 Katlı Bina Karantinaya Alındı

Genel, Güncel, Manşetler

Almanlar Oruç Tutar Mi?

Bu haber 11 Mayıs 2020 - 8:41 'de eklendi ve 3.257 views kez görüntülendi.

Bir zamanlar evet. Günümüzde ise çoğunlukla hayır.

 

Sevgili okuyucularım, içinizden bazıları belki de şöyle diyecektir: Almanlardan bize ne!

Tutsalar ne olur, tutmasalar ne olur. Fakat kazın ayağı pek öyle değil. Bunu size aşağıda anlatmaya çalışacağım. Önce Almanların nasıl oruç tuttuklarından başlayalım.

 

Almanların oruç dediği şey bizimkinden çok farklı. Birincisi oruç kavramı. Almancada „das Fasten“ diye bir kavram var. Bu kavram hem oruç, hem de perhiz anlamına geliyor. İkincisi asli günah teorisiyle (die Erbsünde) ilgili. Hristiyan inancına göre insanlar günahkar olarak doğarlar. Buna genellikle asli günah deniyor. Katolikler oruç tutarken işte bu ilk günahın bedelini ödemek, çile doldurmak amacıyla oruç tutuyorlar.  Üçüncüsü tutulan orucun şekli. Katoliklerin orucu genellikle et, yumurta, şekerleme, alkol, sigara ve süt ürünlerini tüketmekten vazgeçmek şeklinde uygulanıyor. Oruç günlerinde bir öğün tam yeniyor, diğer ögünlerde küçük şeyler atıştırıyorlar.

 

Katolik olan Almanlarda senenin çeşitli dönemlerinde oruç tutma geleneği var. Bu oruçlardan en önemlisi, Paskalya Bayramı‘ndan önce tutulan 40 günlük oruç. Hristiyan inancına göre oruç dönemi başlamadan önce, deyim yerindeyse insanlar önce kurtlarını iyice döküyorlar. bunun adına „fasching“ veya „Karneval“ diyorlar. Yani faşing veya karnaval denilen eglenceleri düzenliyorlar.  Eğlenceye katılanlara da çılgınlar (Narren) diyorlar. Bu eğlenceler kimi yerlerde çok yoğun bir şekilde kutlanıyor, kimi yerlerde de yüzeysel.  Faşing kelimesinin etmolojisine bakarsak, son alkol sunumu oldugunu görüyoruz. Yani faşing kelimesinin kökeni alkol içilen son günle ilgili.

 

40 günlük bu oruç şubat sonundaki Perhiz Çarsambası (Aschermittwoch)  denilen gün başlıyor ve Paskalya öncesi Yeşil Persembe (Gründonnerstag)  gününe kadar devam ediyor. 16. yüzyılda Protestan mezhebinin ortaya çıkışından sonra, Katoliklerin tuttuğu orucun anlamı Almanlar tarafından sorgulanmaya baslıyor.

 

Almanların oruç tutma geleneğinin bizi ilgilen tarafı yukarıdaki ayrıntılardan çok, tarih içindeki değişimi. Yani bizi ilgilendiren tarafı, oruç tutmanın ve diger dinî pratiklerin sanayileşmeden sürecinden etkilenmesi. Sanayileşme süreci  Türkiye‘de de başladığı için bu konuda kafa yormamız gerekir.

 

Sanayileşme ülkemiz gerekli bir süreç. Fakat sanayileşmenin kimyasal ilaçlar gibi birçok yan etkisi var. bu etkilerden biri de insanlarık dindarlık düzeyiyle ilgili. bu konudaki en önemli bilimsel çalışma yapanlardan biris de Oxford Üniversitesi profesörlerinden Bryan R. Wilson (1926-2004). Wilson’a göre sanayileşme süreci, dini hükümlerin toplum tarafından kabulünü olumsuz etkiliyor. Bu olumsuz etki Almanların oruç geleneğinde açıkça görülüyor.

 

Almanya’da dinî aidiyetle ilgili farklı bir uygulama var. Katolikler veya Protestanlar ilgili kliseye resmen üye oluyorlar. Çalışan Katoliklerin veya Protestanların maaşından her ay klise vergisi kesiliyor. 1950 senesinde Almanların yüzde 96’sı kliseye üyeymiş. 2017 senesinde bu oran yüzde 55’e düşmüş. almanya’da şöyle bir izlenim var: Eskiden kliseye gitmeyen Almanlar göze batıyormuş, simdi ise kliseye giden Almanlar göze batıyor.

 

Bu gelişmeye paralel olarak Almanların oruç tutma geleneğinde de zayıflama var. bugün artık Almanya’da „Fastendeyince, insanların çoğunluğunun aklına oruç kavramı değil de, perhiz kavramı geliyor. bu durum araştırma yapan kurumların niteliğinden de belli oluyor. Oruçla ilgili istatistikleri genellikle hastalık sigortası kurumları yapıyor. Yani esas araştırılan konu perhiz olmuş oluyor. Güncel araştırmalara göre perhiz yapan Almanların oranı oldukça yüksek. Fakat oruç tutan Almanların sadece oranı yüzde 5 civarında. Allensbach (Institut für Demoskopie Allensbach) ve Bertelsmann (Bertelsmann-Stiftung) araştırma kurumlarının anketlerine (2013) göre, Alman toplumu yavaş vayaş Hristiyanlıktan uzaklaşmaktadır. Bu bağlamda hatta Almanların artık Hristiyan değil de, Hristiyanımsı (christentümlich) olduğunu iafe eden yayınlar da vardır. Fakat burada dindarlıkla maneviyatı ayırmak gerekiyor. Almanlar kliseden uzaklaşsalar da, maneviyattan (Spiritualität) uzaklaşmıyorlar. Manevi bir dünyanın varlığına inanmaya devam ediyorlar.

 

Almanların veya oruç tutan Hristiyanların oranındaki bu büyük düşüş nasıl açıklanabilir. Her toplumun kendi kültürel özelliklerine göre birçok neden ortaya çıkıyor. Bu nedenlerden en önemlisi sanayileşme süreci ve teknolojinin ilerlemesi. Kısa görüşlü insanlar her toplumda vardır. Sanayileşme ve teknoloji sayesinde refaha, daha rahat bir hayata kavuşunca, dini önemsiz görmeye başlıyorlar. Kendisini bu dünyanın efendisi zannediyorlar. İslâmi terminolojide buna kibir deniyor. Kibirli insan, haddini bilmeyen insandır. Mevlânâ’ya sormuşlar: „O kadar okur, o kadar yazarsın. Peki ne bilirsin?“ O da şöyle cevap vermiş: „Haddimi bilirim.“

 

Türkiye’de oruç tutanların oranı Almanya’dakine göre çok yüksek. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve özel araştırma şirketlerinin 2000 senesinden sonra yaptığı çeşitli anketler var. Bu anketlere göre her halükârda Türkiye’de yaşayan insanların üçte ikisinden fazlasının oruç tuttuğu söylenebilir.

 

Buna rağmen yapılan araştırmalarda bir zayıflığımız ortaya çıkıyor. O da genç kuşağın oruç tutmasıyla ilgili. Genç kuşakta haz ve hız kavramları önemli bir yer tutuyor. Haz ve hızza önem vermek, insanın nefsine yenik düşmesi anlamına geliyor. Nefis terbiyesini modern psikloji de kullanıyor. bunun için sadece farklı bir kavram kullanıyor: Duygusal zekâ. Duygusal zekâ denilen olgu, nefis terbiyesinden farklı bir şey değildir.

 

Genç kuşağın oruç tutması noktasında  dikkatli olmamız gerekir. Bazı aileler fazla korumacı davranıyor. Orucun, çocuklarının derslerini olumsuz etkileyebileceğini düşünüyor. Sizlere bir anımı anlatmak isterim. 1965-1967 senelerinde Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu’nda yatılı öğrenciydim. O zamanlar 16 – 17 yaşlarındaydım. Okulumuzda oruç tutanlar için sahur yemeği veriliyordu. Ben sahur yemeğinden sonra yatmazdım. Ders çalışırdım. 1966-76 öğretim yılı sonunda okul birincisi oldum ve İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’na seçildim.

 

Kısacası gençlerimizin sıkıntıya katlanmayı da öğrenmesi gerekir. Nefis terbiyesinin veya duygusal zekânın gereği budur. Sıkıntıya katlanabilmek kişiliği geliştirir, iradeyi kuvvetlendirir. Gelecekte ortaya çıkabilecek krizlere karşı daha dayanıklı olmamızı sağlar.

 

 

 

Prof. Dr. Ünal Abalı
Prof. Dr. Ünal Abalıerayofset@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.