SON DAKİKA

Ben Bir Hikâye Anlatıcısıyım

Bu haber 23 Ekim 2018 - 15:14 'de eklendi ve 558 views kez görüntülendi.

Ben bir hikâye anlatıcısıyım. Özel yaşamımda yaptığım budur. Hikâyeler kurgulamak ve romanlar yazmak. Hatta diyebilirim ki ömrüm hiç durmadan, hep yazarak geçti. Yalnız ortaokul senelerimden başlayarak, zayıf olan matematik dersine çalışacak yerde, bir odaya kapanıp okur ve yazarken, babam hiç durmadan beni ikaz ediyordu. İşte asıl yazma savaşım ta o yıllarda başladı sanırım. Aslına bakılırsa bahsettiğim zamanlarda bile yazı yazarak para kazanmanın ne kadar güç olduğunu biliyordum. Yani yazarlık mesleğiyle hayata atılamayacağımın farkındaydım. Buna rağmen 14 yaşımdayken kendi kendime “Yaz Tatili” isimli bir roman yazdım ve bunu, fotokopiyle çoğaltarak etrafımdakilere dağıttım. Kardeşlerim bu el yapımı kitabımı(kapak resmini bile çizmiş, altını mukavva ile desteklemiştim) hafif alayla karışık, “Tuncay’ın kitabı!” diyerek arkadaşlarına gösteriyorlardı…
‘Bir yandan okumadan, diğer yandan iyi yazmak mümkün değil’
Bununla beraber elime geçirdiğim kimi romanları (genellikle de dünya klasiklerini) okumaya çabalıyordum o günlerde. Hatta ortaokulda, yarıyıl tatilinde bile, üç dersten bütünlemeye kaldığım halde, roman okumaktan hiç vaz geçmemiştim. Özellikle de akşamın erkenden bastırdığı karlı kış günlerinde, penceremden beni mutlu eden bir sokağı seyrederek, kitap okumak, ne doyulmaz bir mutluluktu!
Öyleyse bu yazmak işi çocukluktan itibaren sürekli okumakla başlayan, sonra fasit bir dairenin içinde kaybolup, yetişkinlikte doruğa ulaşan bir eser üretme arzusundan başka bir şey değildir. Zaten kimi âlimler “bir kere fasit bir daireye girdin mi, çıkışın çok zordur; ancak tövbe ile olur” dememişler midir?
‘Hikâye anlatmak işi, bir ressamın yaptığı işten farksızdır.’
Diğer taraftan size hikâye anlatma sanatı ile ilgili birkaç söz de söylemek istiyorum. Temelde hikâye anlatmak işi, bir ressamın yaptığı işten farksızdır. Çünkü kafanızda derli toplu bir hikâyeden önce, tıpkı ressamların önündeki boş tuval gibi, bir duygu, bir imge, daha doğrusu belli belirsiz bir resim vardır. Siz bu resmin içine girdikçe renkler oluşmaya, belirginleşmeye, karanlıklar dağılmaya başlarlar. Kelimeler, ressamın elindeki değişik renk ve tipteki fırça ya da boyalar gibidir. Onlarla bir genç kız odası kadar güzel resimler yapar, renklerin birbiriyle karışmasından, kulağa çok tatlı gelen edebi parçalar yaratırsınız. Sonra da zamanın belleğinize verdiği bir cila ile resminizi daha çekici, bol sabunlu suyla yıkanmış fayanslar gibi parlatırsınız. Yalnız hep ışığa doğru uçan renkli bir kelebek haliyle ilerlerken, hikâyenizin kimi yerlerinde başkalaşır, karanlıklara dalar ve böylece de yazdıklarınızı beğenmez, yaptığınız resmi ya siler, ya da parçalayıp atarsınız.
‘Uygarlık hayatında da kitaplar başat ögedir.’
Buradan hareketle ulusların hikâyelerine yani tarihine geçebileceğimizi de umuyorum. Ulusların ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, sanırım, insan ruhunun anlatımı olan sanat yapıtlarının, özelde de romanların benimsenip anlaşılabilmesidir. Tıpkı bireylerde olduğu gibi ulusların uygarlık hayatında da, kitaplar başat ögedir çünkü. Hangi ulusun kitaplığı, yazarları zengin olursa, uygarlık evreninde daha ileri bir seviyede olduğunu söyleyebiliriz böylece.
Tuncay AYMELEK

Tuncay AYMELEK
Tuncay AYMELEKtuncayaymelek@asikpasagazetesi.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.