Reklam
20 Aralık 2018

RABBANİ BİR ALİM: MAZHAR HOCA

RABBANİ BİR ALİM: MAZHAR HOCA
Reklam

Mazhar Hoca 1927 yılında daha harf devrimi olmadan dünyaya geldi. Babası Abidin hoca ilk hocası  sayılır.Derviş Hoca ve Burunağıl köyünden Mehmet hocadan  Kur’an okumayı öğrendiğinde yirmili yaşlarındaydı.İlim öğrenme aşkı, çeşitli arayışlara sevk etmişti. O zamanlar ilmin merkezi sayılan , medreselerin kapatılmasıyla boşta kalan Osmanlı ulemasının sığınağı Kayseri’ye gitti.Bu yolculuğu ,evlendiğinde eşine takılan bütün sarı liralara mal olsa da hayatının en doğru kararlarından birini verdiğinden şüphe yok.

1955-1963 yılları arasında  Hunat Hatun Camisi’nde ,Hacı Kemal Efendi,Cevat Hoca,Ali İhsan Hoca ile birlikte Kayseri ulemasından ders aldı. Sırası ile Hafız Ahmet Efendi (Köse Hoca), Hacı Nuh Efendi (Balta Hoca), Merkez Vaizi Salih Efendi, Hasbekli Mümin hafız gibi mütebahhir  alimlerden sarf-nahiv, tefsir, hadis, usul-i fıkıh, kelam, mantık,bedi ve meani derslerini okuyarak icazet aldı.  Balta Hoca ,Ömer Kirazzade ve Cimcim oğlu Salih efendi ,hocalarından tevarüs ettikleri önemli tefsir,hadis,fıkıh ve Arapça kitaplarını ona tevdi ettiler.Tahsilini tamamladıktan sonra hocalarının vasiyeti üzerine memleketine dönerek köyünde imamlık yapıp,  öğrenci yetiştirmeye başladı. Ben de klasik medrese usulü tahsilime başladığımda on bir veya  on iki yaşındaydım.

Yıl1982 veya 1983 idi. Âdeti olduğu üzere babam Mazhar Hoca sabah okumasını yapıyordu. İlkokulu bitirdikten sonraki tek uğraşımız Amme cüzünden sonrasını okumaktı. Merhum babam önden okur ben de arkasından takip ederdim. Okumaya önce Esmaü’l Hüsna’dan başlardı. Sırasıyla Yasin’i, Rahman’ı, Cuma suresini; müteakiben de Nuh suresinden sonrasını hüzünlü bir sesle okurdu. Tabii ki kimse bilmez, fakat rahmetli öyle ayetlere gelirdi ki ağlamadan edemezdi.
Bağrı yanık hak âşıklarının yolu ve mihneti ne zor olurmuş. O zaman anladım bunu…Gece namazını kılmayan gafiller bilmezler onun ne büyük bir güç ve imkân olduğunu… Lakin seherle ve ilahi aşkla tanış olanlar bilirler bilinmesi gereken her şeyi… Tıpkı Mazhar Hoca gibi.Her gece mutlaka teheccüde kalkar ,sekiz rekat namaz kılar ardından da Kuran’ı Kerim’i mütalaa ederdi.Gecenin dinginliğinden istifade için  gece kıyamını uzun tutar,çoğu zaman rahle başında uyuya kalırdı…
Her neyse uzatmayalım sözü.,Halk arasında “elemtere” ve sonrası diye bilinen surelere gelmiştik ki kapının açıldığını ,Aşık Hasan’ın içeri girdiğini gördük.Aşık Hasan  “bismillah” dedi önce, sonra da yavaşça gülümseyerek selamladı bizi. Babamla ahbaplıkları gayet iyi idi. O, zaten Kur’an-ı Kerim’le ilgisi olan, İslam’la bağı olan herkesi sever, ilim sahiplerine karşı  devamlı ihtiram gösterirdi. Köyden ayrılan imamın yerine imam verilmemişti. Köy camisi perişan, cemaat de imamsızdı. Rahmetlinin tatlı diliyle babamı ikna etmek için nasıl uğraştığının şahidi benim.
Neyse, anlaştılar sonuçta. Köyümüzün camisinde ezanlar daha gür ve bilinçli okunur olmuştu.Merhum babamı emsallerinden ayıran en önemli şey zamanının tamamını ilme ve ubudiyete tahsis etmesiydi. Allah vergisi rakik bir kalbe sahip oluşu zamanını Rabbini razı kılacak salih amelleri kazanmak için ayırmasına yardım ediyordu.Geriye dönüp baktığımda çocuk benliğimde, birlikte sabah başlayıp kısa istirahatların dışında akşama kadar rahle başında diz kırıp büyük bir keyifle yaptığımız müdarese kalmış.Ne mutlu bana…
Yeri geldikçe bana iltifat ederdi.Bazen okuduğumuz Arapça ibarenin anlamını benim söylememi ister bana Kuran’ın dili Arapçayı sevdirmeye çalışırdı.Belli ki ölümünden sonrası için sadakayı cariye bırakma peşindeydi.İlme nasıl teşvik ediyorsa dini bir havayı teneffüs etmem için de öyle gayreti vardı; vakit namazlarında müezzinliği mutlaka bana yaptırırdı .Gününün büyük bir kısmını ibadetle ve okumakla geçirirdi.Devlet memurluğundan ayrıldıktan sonra da köylerde fahri imamlık yapmaya devam etti.

1999 senesinin sonuna yaklaşmıştık.O sene babam için çektiği bir çok hastalığın daha da ağırlaştığı bir yıl olacaktı.

 

 

 

 

 

Malatya’da iken aldım kötü haberi;babam yemeden içmeden  kesilmişti.Ölüm çok yakındı artık.Ramazan ayı girmeden babamı ziyarete gittim.Onunla buluşmamız ve yaşadığım bir hafta müthiş öğretici oldu.İzin dönüşü  Geycek’ten  ayrıldığımda kalbimi orada bıraktığımı anladım.Aklımın bir köşesinde hep babam vardı.Aralık ayının 16’sında geldi kötü haber.Bir gün önceden telefon edip babamın durumunu sormak istedim ama okulun telefonu arızalıydı;bir gün sonra arayacaktım .Perşembe akşamıydı,soğuk bir gündü.Komşunun telefonu çaldı;arayan ablamdı,babamın can vermek üzere olduğunu ,Yasin okumam gerektiğini söyledi.Bir anda elim ayağım soğuldu.Gözyaşları içinde okudum Kur’an’ı.Bitirmeden tekrar bir haber daha ulaştı,babam vefat etmişti.Ne zaman, babamın sesini son kez duyamadığım  veya onu göremediğim aklıma gelse mahzun olurum.Rahle başındaki kitaplar arasında geçen vakitleri hatırladığımda hala burnumun direği sızlar özlemle.

Geriye doğru gittiğimde ne kalıyor belleğimde diye düşündüğüm zaman üç hususun ön plana çıktığını ,şahidi olduğum bu hallerin ruhumda derin izler bıraktığını görüyorum:
Birincisi; hayatı Kuran’la, Kuran’a göre ve Kuran’ı anlama anlatma, öğrenme ve öğretme üzerine yaşayan abid ve Rabbani bir alimin sessiz sedasız  Ramazan’ın sekizi  perşembe günü Rabbine  kavuşması.
İkincisi ;teheccüd için kıyama kalktığı andaki döktüğü samimi gözyaşları ve diz kırıp müeddep ve vakur bir şekilde  Kuran’ı tilavet edişi.
Üçüncüsü ise bahçeye giderken göğsü ocak üzerinde kaynayan tencere misali fokurdadığı zaman orada geçenler farkına varmasın diye “ Ya Rabbi ne olur şimdi değil şimdi, değil ;sukunet ver …” diye riya korkusuyla yalvarışı…
Nevi şahsına münhasır bir alimdi.Günün büyük bir bölümünü  Rabbine  ibadete tahsis eder,geri kalan zamanında da  Kuran, tefsir,hadis,fıkıh ve Arapça okurdu.

Osmanlının yıkılmasına sebep olan taklide ve haşiye kültürüne dayalı tedris metodu ile ilim tahsil etmiş olmasına rağmen  bir çok hususta bağımsız görüşlere sahipti.Hanefi mezhebi usülü ile okumuştu ve fakat mutaassıp değildi; diğer imamların içtihatlarını da bilir,onların arasından tercihte bulunurdu.Sahih hadisi mevzusundan ayırt ederken,  “Sahih hadis; senedi sağlam olsa bile, metni  Kur’an –ı Kerim’e , Allah Resulünün  meşhur  sünnetine ,selim akla , mantığa ve  tarihi hakikatlere münakız olamaz” derdi.Ölen kişi için –hala- yapılan devir ve iskat hakkında sorduğum zaman  “ Oğlum bu, İmam Muhammed’in  meşru bir özre binaen oruç tutamayan kişi için verilen fidyeye kıyasla,meşru özründen dolayı namazlarını kılamayan meyyit için de fidye verilebileceği görüşünün tahrif edilmiş hali.Maalesef hocaların menfaatinden başka bir şeye de yaramaz” dediğini  unutamam.Emsalleri gibi tasavvufa meyledip ,herhangi bir tarikata intisaplı olsaydı çok meşhur olacağından şüphe yok.Lakin O,Kur’an  esas , Sünnet’in  ise hayat olduğuna inanmış bir alimdi.Bunların hidayeti bulmada yeterli olduğuna kani idi.

Şu gök kubbenin altında hayat sürmüş hangi fani var ki hatadan beri olsun…Evet, O da diğer faniler gibi hatadan ve günahdan masun değildi ; öğrendiği ilim geleneği hangi hatalarla malulse O da aynı hataları taşıyordu;lakin hatalarından dolayı pişman olmayı ve tövbe ile Hakka dönmeyi hiçbir zaman terk etmedi. İşte erdem budur; işte gerçek samimi Müminin tavrı böyle olmalıdır.  Şayet benim şahitliğimin bir kıymeti harbiyesi varsa ; şunu ifade etmek boynumun borcu: O,İslam’ı takatince yaşamaya çalıştı.

Merhum  Mazhar hoca benim  –sadece- babam değil aynı zamanda dizinin dibinde ilim öğrendiğim hocamdı…

Yüce Allah Naim cennetinde ağırlasın.

Musa ŞAHİN

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ