SON DAKİKA

ŞEHİT DELİ HALİT PAŞA

Bu haber 14 Aralık 2018 - 9:20 'de eklendi ve 698 views kez görüntülendi.

“Payitaht Abdülhamit” dizisi yeni sezona Gürkan Uygur’un canlandırdığı Halil Halid Bey karakteriyle girince Halil Halid Bey’in gerçek kimliğini merak ettim. Merak edilmeyecek bir adam da değil Halil Halid Bey. Her yönüyle farklı, sıra dışı, nev-i şahsına münhasır bir tip. Kütüphanemdeki kitaplara baktım. Bulabildiklerimden hazretin izini sürdüm. Belli bir yerden sonra bilgiler karışınca okuduğum “Halid” ile dizide anlatılan “Halid”in farklı kişiler olduklarını gördüm. Ama okumalarıma devam ettim. Kazara da olsa yakın tarihimizin bir başka önemli şahsiyetiyle tanışmış oldum. Bu benim için güzel bir sürpriz oldu. Okuduğum her iki Halid de tüm zorluklara rağmen grûb vaktini yaşayan imparatorluğa omuz vermiş ve netice itibariyle isimlerini tarihin sayfalarına altın harflerle yazdırmış kişilerdir. Ruhları şad olsun.

         Onların yaşadığı dönem, kelimelere sığmayacak kadar acılarla doludur. Hani “düşman kavî, talih zebûn, dost bî-perva, felek bî-rahm, devrân bî-sükûn” deriz ya. Belki daha da ağır bir dönemdir. Cihan devleti dört bir yandan kuşatılmış, ordusu terhis edilmiş, sosyal, siyasal ve ekonomik yönden halk bezmiş, her yanda büyük bir sefalet ve kıtlık yaşanmaktadır. Buna rağmen, sayıları az da olsa, bu enkaza omuz verenler de vardır. Burada ismi zikredilen Halidler de işte bu enkaza omuz veren kahramanlardan sadece birkaçıdır.

         Dizide karşımıza çıkan Halil Halid Bey aslen Ankaralıdır. 1869-1931 yılları arasında yaşamış önemli bir aydın ve diplomattır. Halvetiye’den Şabaniye’ye bağlıÇerkeşiye kolunun kurucusu Mustafa Çerkeşi Efendi’nin torunlarındandır. Babası Çerkeşşeyhizâde Ahmet Refi Efendi’dir, annesi Refika Sıdıka Hanım’dır. Halil Halid önceleri Abdülhamid’in karşısında, Jöntürklerin yanındadır. Fakat Jöntürklerin ihanetini görünce tekrar sultan Abdülhamid’in yanına geçer. Ümmetçidir. Osmanlı’nın yıkılmaması için çok çalışır ama rüzgârlar hep ters yönden eser. Birçok eseri de bulunan Halil Halid Bey 29 Mart 1931’de vefat eder. Mezarı Merkez Efendi Kabristanı’ndadır.

Deli Halid Paşa

         Hikâyesini kazara öğrendiğim “Deli” lakaplı Halit Paşa ise 1883 yılında İstanbul Eyüp’te doğar. Asıl lakabı Eyüplüdür ama zamanla cesareti ve gözü karalığı dolayısıyla “Deli” lakabını alır. Malumunuz Anadolu’da “atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli” derler. İşte Halit Paşa’da bu delilerden biridir. Ona takılan “deli” lakabının akıl noksanlığıyla bir alakası yoktur.

         Paşamız, 1901 yılında Harp Okuluna girer ve 1903 yılında mezun olur. İkinci meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılında üsteğmen rütbesiyle Yemen’e gönderilir. Hayatının takriben yirmi yılı cephelerde, savaş meydanlarında geçer.

“Kılıcın kısaysa adımını uzun at”

         Anası bir gün oğlu Halit’e şöyle der: “Oğlum nedir din kardeşlerimizin bu gâvurlardan çektiği? Bu zulümler ne zaman bitecek?”Deli Halit Paşa üzüntülü bir şekilde şöyle der:

         “Ana ne yapayım kılıcım kısa!” Bunun üzerine anası şöyle der:

         “Oğlum kılıcın kısaysa, adımını uzun at”

         O böyle bir ananın evladıdır. Mecliste vurulma haberi anasına ulaştırıldığı zaman şöyle der:

         “Benim oğlumu arkadan vurmuşlardır yoksa o önden vurulacak biri değildir!”

         “Neden” diye sorduklarında şöyle cevap verir: “Çünkü ben oğlumu helal süt ile emzirdim.”

         Evet, oğlunu helal süt ile emziren annenin oğlu meclis koridorlarında kardeş zannettiği hainler tarafından arkadan vurularak şehid edilir. Allah taksiratını affetsin. Gözü kara yiğit bir adamdı. Onun bu dillere destan kahramanlığını duyan Ermeni komutan Yarbay Mazmanof, Kars’ın fethinde, Demirköprü’de esir düşünce, Deli Halid’in eline düşmektense ölürüm daha iyidir diyerek kendi silahıyla kendisini vurarak intihar eder.

“Dönersem Beni Vurun!”

         Deli Halit Paşa, Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği, her gün binlerce insanın yok yere katledildiği ölüm-kalım günlerinde cepheden cepheye koşarak sayısız başarılara imza atan bir askerdir. Kars, Ardahan ve Batum’u Ermeniler’den geri aldığı için soyadı kanunu çıkınca gıyaben “Karsıalan” soyadıyla taltif edilir.

         Doğuda Ermenilerin yaptığı acımasız katliamlara şahit olduğu halde metanetini hep korumuş, insanlığına ve vicdanına halel getirecek hiçbir işe bulaşmamıştır. Devletçidir, iyi bir askerdir, disiplinlidir, kuralcıdır. Onun en dikkat çeken yanlarından bir tanesi çift tabancayla gezmesidir. Askerden kaçanlara karşı acımasızlığı dillere destandır. Kaçakları yakaladığında kısa bir sorgulamanın ardından sol tarafında taşıdığı ve “uğursuz” olarak adlandırdığı tabancasıyla vururdu. Tabi bu sorgulamalar neticesinde affettikleri de olurdu. Suçsuz ve masum gördüğü insanlara karşı çok merhametliydi.

         Kars’ın alındığı gün esir Ermenileri ne yapacaklarını sorduklarında “Gençlerini yakalayın, çocuk ve kadınlarına bir gedik açın, kaçsınlar” talimatını verir. Binlerce insanımızı kadın, çoluk çocuk, yaşlı genç demeden öldüren Ermenilere karşı gösterdiği bu tavır takdire şayandır.

         “Deli” lakaplı olmasına rağmen yufka yürekliydi. Mertti, cesurdu ama namert değildi. Kadına, çocuğa, talebeye eli kalkmazdı. Erzurum Narman’da peşlerine düştükleri Ermenileri Pembe Kilise’ye kadar kovalarlar. Pembe Kilise bugün Ermenistan sınırları içindedir. Burada kırk tane Ermeni talebeyle karşılaşınca onları hemen koruma altına alır. Bu tavrı kendisine zulmedene bile adaletle muamele eden ecdadımızın düşmanlarından ne kadar farklı olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bunun sebebini merak edenler Halid Paşa’nın anasının sözünü hatırlasınlar. Ne diyordu Fatma Ana? “Ben oğlumu helal sütle ile emzirmişim.” Buradaki espriyi anlamayanlar bizi anlayamazlar, tabir yerindeyse tarihimize hep Fransız kalacaklardır.

         Evet, ömrü savaş meydanlarında mücadeleyle geçen Halit Paşa bir aile kurmaya, evlenmeye vakit bulamayacak kadar dolu dolu yaşadı. Sağ işaret parmağının yarısı yoktu.  Vücudunun on iki yerinde kurşun yarası vardı. Yarı hafızdı. Cebinde Kuran-ı Kerim ile gezerdi. Her saldırı öncesi Fetih Suresini okuması âdetiydi. Tüm çarpışmalarda askerlerin önünde yürür ve şöyle derdi:

         “Dönersem beni vurun, siz dönerseniz ben de sizi vururum.”

Teşkilat-ı Mahsusa’ya Girişi

         Halit Paşa İttihatçıların meşhur fedaisi Yakup Cemil (1874-1916) ve Şark Cephesi komutanı Kazım Karabekir Paşa ile yakın mesai içinde çalışır. Bu yakınlık zamanla huy olarak da Yakup Cemil’e benzemesini sağlar. Elinde silah ve her daim patlamaya hazır bir tabanca gibi kabına sığmayan kişiliğini Yakup Cemil’den aldığı söylenir. Akıbetleri de birbirine benzer. İkisi de vurularak öldürülür.

         1914’te Kafkasya Cephesi’nde, Yakup Cemil Alayı’nda tabur komutanı olarak Birinci Dünya Savaşı’na katılır. Ardahan Zaferi’nden sonra binbaşı (1915), Elviye-i Selase’nin (Kars-Ardahan-Batum) kurtarılmasından sonra yarbay, 26 Ağustos 1922‘de katıldığı Büyük Taarruz’daki başarılarından dolayı da general olur. İstiklal Madalyası, gümüş liyakat, gümüş imtiyaz, altın liyakat, altın imtiyaz, üçüncü rütbeden kılıçlı Osmanlı ve Avusturya ve Afganistan hükümetlerinin birer nişanı ile taltif edilir. Doğuda hem Ermenilerin geri püskürtülmesinde, hem de Şeyh Eşref İsyanı gibi fevri birçok ayaklanmayı bastırmada büyük rol sahibidir. Özellikle Erzurum Kongresi ve sonrası Mustafa Kemal’e karşı ortaya çıkan muhalefeti etkisiz hale getirmedeki payı yadsınamayacak kadar büyüktür. Buralardaki başarılarından dolayı Teşkilat-ı Mahsusa’ya kabul edilir.

Askerlikten Mebusluğa

         Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Aralık 1923 tarihinde çıkarılan bir yasa ile ordunun siyasetle ilişkisi kesilir. Bunun üzerine birçok paşa mebus olur. Bunlardan biri de Deli Halit Paşa’dır. Atatürk’ün ısrarıyla 28 Haziran 1923’te II. Dönem Büyük Millet Meclisi’ne Ardahan mebusu olarak girer.

         Mebus olur olmasına ama hiç de rahat değildir. Çünkü halkın değerleriyle kopuk bir meclisle karşılaşır. Uğruna kurşun yediği, ölümü göze aldığı değerlerin bir bir tasfiye edildiğini görmek onu kahreder, sinirlerini bozar. Bir dostuna yazdığı mektupta o günleri ve içine düştüğü ruh halini şöyle özetler:

         “Burada asap bozucu bir sürü hadise cereyan ediyor. Ben de siyasetten pek anlamıyorum. Bir de, pek çok garip insanlar peyda oldu. Mücadele yıllarında nerelerde olduklarını bilmediğim bu adamların dilinden ‘kurtuluş, mücadele, memleket” lafları hiç düşmüyor… Bu hal izzetinefsime dokunuyor.”

         Evet, Ermenileri bu topraklardan kovan Fatih komutan Halit Paşa, dillerinden anlamadığı “garip” insanların arasında kendisini çok yalnız hisseder, sinirleri bozulur. Kendince bulduğu tek çare bu meclisten bir an önce uzaklaşmaktır. Bunu da dostuna yazdığı o mektuptan öğreniyoruz:

         “En iyisi tedavi bahanesiyle tamamen çekilmek, sonra da askerliğe dönmek ya da Eyüp’teki çiftliğe (babasının çiftliği) yerleşmek.”

“Halid Paşa’yı vurdular!”

         Maalesef Halid Paşa bu arzularının hiçbirini gerçekleştirme imkânı bulamadan zorla getirildiği mecliste, dillerinden anlamadığı zorbaların tuzaklarına yenik düşer ve bir arbede sırasında sırtından vurularak şehid edilir. Takvimler 9 Şubat 1925’i göstermektedir Onu vuranların başında İstiklal Mahkemelerinin hâkimi “Kel Ali”namıyla meşhur Afyon mebusu Ali Çetinkaya gelir. Onlar mecliste bulunan bir gruptur ve “Kabadayılar Grubu” diye meşhurdurlar. Elebaşları Ali Çetinkaya, Osmaniye Mebusu Hüseyin Avni Bey, Gaziantep mebusu Kılıç Ali, Rize Mebusu Rauf Bey, Elazığ mebusu Hüseyin Bey ve Kozan Mebusu Ali Saip Bey’dir. Halit Paşa’nın mecliste ölmesi için ellerinden geleni yaparlar. Her türlü yolsuzluk, rüşvet, talan, adam vurma, adam kaçırma gibi bütün pis işler bu grubun eliyle yapılmaktadır.

         Halit Paşa vurulduğunda ortalıkta ne bir polis, ne bir hademe ne de başka bir yetkili görünmektedir. Tüm yetkililer meclisteki Kabadayılar Grubu’nun marifetiyle ortalıktan uzaklaştırılmıştır.

         Halit Paşa’yı hastaneye göndermezler. Paşayı ayaklarından tutarak karga tulumba kâtipler odasına alırlar. Kâtipler hemen yanaştırdıkları üç masanın üzerine paşayı yatırırlar. Yarım saat kadar gecikmeyle mecliste bulunan Mersin Mebusu Dr. Reşit Galip gelip paşanın ilk tedavisini yapar. Akabinde İstanbul’dan doktor çağrılır. Doktor tam üç gün sonra, 11 Şubat Çarşamba günü gelir. Perşembe günü paşayı ameliyata alırlar. Paşa gene hastaneye kaldırılmaz ve orada, o kâtiplerin soğuk odasında bakımsız şartlarda tedavi edilir gibi yapılarak ölüme terk edilir. Ameliyatı iyi geçtiği halde, şuuru yerinde olduğu halde, durumu iyiye gittiği halde 14 Şubat gecesi fenalaşır ve kurşun yarasından değil de, o odada kaptığı zatürreden vefat eder. Bu süre zarfında Halid Paşa’nın ne ifadesi alınır ne de olay mahkemeye intikal ettirilir. Meclis’e gelip, Halid Paşa’yı görmeden inceleme yapan savcı  “Tecavüze uğrayan Ali Bey’in kendini müdafaa ederken Halid Paşa’nın vurulduğu” şeklin­de zabıt düzenler ve olay örtbas edilir. Onu vuranların ele başısı Keli Ali, bu cinayetten hayli kârlı çıkarak bir sene sonra kurulacak olan İstiklâl Mahkemeleri’ne başkan yapılır.

         9 Şubat 1925 tarihinde vurulan Halit Paşa, 14 Şubat gecesi saat ikiyi on geçe kâtipler odasında birleştirilmiş masaların üzerinde ruhunu teslim eder. Naşı İstanbul’a getirilir ve büyük bir halk kalabalığının iştirakiyle Eyüp’teki evinin mezarlığına defnedilir. 

TBMM’nin İlk Cinayeti

         Deli Halit Paşa cinayeti TBMM’nde işlenen ilk cinayettir. Cinayete kurban gittiği gün TBMM’de savaş gazilerinin maaşlarıyla ilgili zamlar konuşulmaktadır. Halit Bey’de kürsüye çağrılır ve maaşların artırılması gerektiğini söyler. Ancak Kabadayılar Grubu’nun başını çektiği bir kısım milletvekilleri Halit Paşa’yı yuhalayarak “ne o kadar paramız var, ne de bütçe buna müsaittir” diyerek Halit Bey’in zam isteğini protesto ederler. Halit Paşa onlara şu cevabı verir:

          “Ben Kars’ta Ermeni çetecilerden yetmiş araba mücevher ve altın alıp Ankara’ya gönderdim. Ne oldu bunlara?” der. Paraların üzerine oturanlar gürültü patırtılarına devam ederler. Meclis görüşmelerine ara verilir. Halid Bey dışarı çıkınca daha önceden organize olmuş kabadayılar çetesi meclis koridorunda Halit Bey’in önünü keser. Başını Afyon mebusu Ali Çetinkaya’nın çektiği beşli çetede Kozan mebusu Ali Saip Bey, Gaziantep mebusu Kılıç Ali Bey, Cebelibereket mebusu Hüseyin Avni Bey ve Elazığ vekili Hüseyin Bey vardı.

         Laf atmalarla başlayan tartışma kavgaya dönüşür. Halit Paşa’ya saldırırlar. Ha­lid Paşa, Kılıç Ali’yi altına alır ve yumruklamaya başlar. Arkada duran dört kişi Halid Paşa’nın üzerine çullanır. Meclis komiseri ve kapıcısı müdahalede bulunmadıkları gibi, oradan uzaklaşırlar. Bu arbede sırasında Halit Paşa vurulur.

         İmdi diyebiliriz ki Türkiye’nin yakın tarihi bugün henüz aydınlatılamamış binlerce faili meçhul ya da meşhur cinayete ev sahipliği yapmaktadır. Deli Halit Halit Paşa cinayeti de bu cümledendir ve henüz üzerindeki sis perdeleri kaldırılmamıştır. Ancak onun katilleri gizli saklı değildir ve bu cinayet TBMM’nde işlenen ilk cinayet olarak kayıtlara geçer.

         Cephelerde kahramanlık destanları yazan nice paşamızın akıbeti Halit Paşa gibi olmuştur. Gerçek kahramanlarımız bir şekilde tasfiye dilmiştir. Onların yerine şişirilmiş sahte kahramanlar doldurulmuştur. Fakat çoğu insanımız bunun henüz farkında değildir.  

         Meclis koridorlarında, Ermenistan Fatihi Deli Halit Paşa’yı haince vuran Kel Alilerin İstiklal Mahkemelerine “başkan” seçildiği bir ülkede adaletin izini sürmek o kadar kolay değildir ama umarım bu gerçeklerin tüm çıplaklığıyla ortaya döküldüğü, ak koyun ile kara koyunun iyice fark edildiği şafaklar yakındır.

         Gümüşhane mebusu Zeki Bey’in olayla ilgili olarak hatıralarında serdettiği şu cümle manidardır: “Bu hadise de böylece kapandı. Gökten ne yağdı da yer götürmedi!”

        Sonsöz

         Deli Halit Paşa ve emsalleriyle alakalı hiç şüphesiz ki söylenecek çok söz vardır. En iyisi bir anne yüreğine, Halit Paşa’ya “adımlarını uzun at” tavsiyesinde bulunan ve “Ben oğlumu helal süt ile emzirdim” diyen Fatma Ana’ya kulak verelim. Oğlunun vurulma haberini alınca şöyle der:

         “Halidimden dünya ahiret memnunum. Yatarsa Allah utandırmasın, ölürse nur içinde yatsın. Dün akşam telgraf aldım. İyileşmeye yüz tutmuş, fakat kolay mı? Ne kurşun yarası bu? Yavrum ne haldedir? Yaşı kadar vücudunda kurşun yarası var. Ondan bahsettikçe içime ferahlık geliyor. Bu topraklar için kendini kayadan kayaya, ateşten ateşe attı. Keşke herkes onun gibi olsa, vatan topraklarının her köşesinde oğlumun kanı var. Allah saklasın! Ona bir hâl olursa yine vazife uğruna kurban gidiyor… İftihar ederim…” Biz de onlardan razıyız, Allah’ta onlardan razı olsun. O günlerin tanığı İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy ne güzel anlatmış. Gayri söz söylemek akla ziyan olur:

         Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,

         Ey yolcu, şu toprak için can veren erler.

         Hakk’ın bu veli kulları taş türbeye girmez

         Gufrana bürünmüş, yalnız Fatiha bekler.

         Kaynakça:

         Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler, Feridun Kandemir

            Deli Halid Paşa, İbrahim Özkan

            Deli Halit Paşa, Gürsoy Solmaz

            Derin Cinayetler, İsmail Akbal

            Hayat ve Hatıratım 3, Rıza Nur

            İstiklal Harbimiz, Kazım Karabekir

            Milli Mücadelede Ayaklanmalar, Kenan Esengin

            Milli Mücadelede Kars, Fahrettin Kırzıoğlu

            Siyasi Hatıralar 2, Ali Fuat Cebesoy

            Türkiye’de Siyasal Cinayetler, Alpay Kabacalı

            Yalan Söyleyen Tarih Utansın 9, Mustafa Müftüoğlu

Abdulbari KARABEYESER
Abdulbari KARABEYESERabdulbarikarabeyeser@asikpasagazetesi.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.