SON DAKİKA

Başkan Yılmaz, Kabir Ziyaretine Katıldı

Genel, Güncel, Manşetler, Özel Haber

Yazarın Hayatı, Onun Eseridir-2

Bu haber 22 Aralık 2018 - 9:36 'de eklendi ve 564 views kez görüntülendi.

“Yazarın Hayatı, Onun Eseridir” başlıklı yazımın ikinci bölümünde, yani burada, size biraz da okumaktan bahsetmek ve konuyu toparlayarak topluca vermekistiyorum.

Bana göre okumak, beynimizin içinde küçük bir oyun parkı yaratmaktan farksızdır. Her bir kitapla beraber parkımız genişler, güneşle dolu, sıcacık bir yer haline gelir. Sonra biz orada, yemyeşil çayırlara uzanıp, güneşe bakarak hayal kurmasını öğreniriz. Çünkü kitaplar en ziyade, hayal gücümüzü beslerler ve bir yazar içinse okumamak, silahsız harp meydanına gitmek gibidir; çünkü okumadan, yani dolmadan yazılamaz.

Bundan başka tecrübe aktarımının, (hayat tecrübesi kadar edebi tecrübenin de) en ziyade, okumaktan geçtiğini belirtmeliyim. Çünkü yetmiş küsur yıllık bir hayatı yaşamaya ve sonra yazmaya kalkışmak, söyler misiniz, ne kadar mümkündür ki? Aslında buna ne imkân, ne de lüzum vardır. Okumak sayesinde biz, bizden öncekilerin tecrübelerini miras alır, üstüne bir başkalarını da ekleyerek, iyice zenginleştiririz. Tekerleği her araba üretiminde, yeni baştan icat etmek zorunda kalmayız böylelikle. Demek ki bilim, edebiyat ve sanat aynı yoluizleyerek, yani tecrübe aktarımıyla gelişiyorlar.

Zaten kalbin, kimi duygulara açılabilmesi için kendine uygun bir iklim, mevsim ve mekân bulması gerekir. Bunu yazma eylemiyle ilişkili olarak düşünürsek, okumayı, yazma öncesi, bir itici güç ve motivasyon İsteklendirme) olarak da görebiliriz. En azından benim için öyle. Çünkü sanırım, merak güdüsü bile okumaksayesinde tetikleniyor.

Sonra, yazı yazdığım ve üstüne lambamı koyduğum çalışma masamı düşündüğüm her seferinde, içinde bana açacak sırları varmış gibi duran kitaplarımı da düşünmeden edemiyorum. Öyleyse yazmak ve okumak, bir yazarın yazarca yaşayamaya çabalarken, vazgeçilmesi imkânsız, birbirinden ayrılmaz iki önemli uğraşısıdır. Yalnız uğraşı derken, bunun yoğun bir zevkle deilişkili olduğunu eklemeliyim. Hani bazen, güneşi göremesek bile dışarıda havanın güzel olduğunu bilmem nasıl bir hisle hissederiz de, hemen evden kendimizi atmak için, içimizde kuvvetli bir his duyarız ya, işte okumak da, yazarca yaşayanlar için, benzer bir arzu yaratır. Ve artık bizler, güneşi hiç görmemiş anadan doğma körler gibi, nedenini bilmeksizin, güneşe ve ışıklarına hayran oluruz.

Duygunun Şafağı…

Kişisel olarak bakacak olursam, benim, okurken ya da yazarken, duygunun ya da düşüncenin şafağı dediğim çok özel bir yer vardır ki bunu, farkında olmaksızın hep, ruhumun derinliklerinde taşırım. Bir merkez arayışı gibidir bu. Sonra bir yerlerde, okuduğum metnin bütününe ya da bir kısmına sinmiş bir halde, bu merkezi yakaladığım zaman, o metne bağlandığımı fark eder, başka metinlerde bu şafak dediğim ana biraz daha yaklaşmak arzusuna kapılırım. Aslında şafak dediğim şey, tıpkı kelimenin anlamındaki gibi, güneşin doğuşundan az önce beliren bir aydınlık, yani beynimizdeki bir nüvedir.(çekirdek, bir şeyin özü)Ama tohumunu içinde taşır ve bu tohum verimli topraklar, yani kitaplar bulduğu zaman da yeşermeye, rengârenk çiçekler açmaya başlar.İşte bu suretle ben, artık iyice anladım ki, tıpkı mutlu bir sabahın fecri gibi, düşüncemin ve duygularımın ilk ışıklarını almak için, en ziyade okumaya muhtacım. Çünkü sonrasında bu ilk kıvılcımlarla başlayan ateş, ruhuma ulaşan sonsuz duygular, bir an evvel dışarıya çıkmak için, kalemime ve beynime baskı yapacaklardır.

Belki size çok garip görünebilir ama, işte bu baskıya, beynimin uğultusuna dayanamadığım için yazıyorum. Şimdi uğultu dediğime bakıp da, bunun da uğursuz ya da kötü bir şey olduğunu düşünmenizi istemem. Çünkü ilk kitabımı yazdığım sıralarda, şimdi ki durumuma göre, uğultu çok daha güçlüydü beynimde. Ama bu sayede hayatım, tamamen kitaplar arasında geçiyordu diyebilirim. Esasen bir yazarın hayatı, onun eseridir.

İzin verirseniz bu hususu açıklarken, pek çok metafor (eğretileme, mecaz) kullanmak istiyorum.  Her şeyden evvel, yazma eylemi bir kendini kazıma ve deşme faaliyetidir. Bu kazıma ve deşmenin sonunda da yazar, bir tesadüf eseri olarak değil, elinde olmayarak, kendini, kendi ruhunu deşifre eder. Öyleyse kazıdığımız zaman altından çıkacak şey biziz ama bunun iyi, en azından kabul edilebilir bir şey olması da gerekir. Bununla birlikte okurlarımız bizi merak ederler, okuduklarıyla yazarı arasında bağlar kurmaya çabalarlar. Bizler de bunu bildiğimiz için, yazarken, sanki mahrem bir şeylerimizi ortalığa döküyormuşuz gibi bir duyguya kapılmaktan kurtulamayız. Adeta, rezil olmaktan korkar ve bu korkuyla, kendi iç dünyamıza inmekten çekinir, altından çıkacak olanların beğenilmeyeceğini düşünürüz.

Buradan hareketle, yazar adaylarına tavsiyem, yazdıkları metni, böylesi bir kaygıdan kurtarmak için, basit ama zor bir eylemi ta başından uygulamalarıdır. Bu nedir diye sorarsanız, bir yazarın, yazarca yaşaması gerektiğidir diye cevaplarım. Peki de, yazarca yaşamak nasıl olurmuş diye sorduğunuzu duyar gibiyim şimdi de. Demek ki burada da biraz durup açıklama yapmak gerekiyor: Yazmak işi sadece yazı makinasının önüne geçilince yapılacak bir iş değil, aksine, hayatın bütününe yayılan bir şekilde, sürekli bir gözlem ve zihni antrenman sürecidir. Yine bir metafor kullanacak olursam, yazmak, özellikle de roman gibi kurgu eserlerdeki yaratıcı yazma eylemi, içsel ve dışsal bir keşif sürecidir. Yazar kendi ruhunu kazıp, deşmeye başlayınca, başlayan, sonra da gündelik sıradan hayatın yüzeyini, oradaki yapaylık ve sıradanlığı aşmak için verdiğimiz, bir başka kazıma süreciyle devam edegelen, çileli bir iştir bu. Çünkü gündelik hayat hakikaten sıradandır, aşılması gereken sert bir duvardır ve sizin yazar olarak göreviniz, okurla birlikte, o duvarı aşmaktır. Esasında değerli olan ve okuyucunun da en çok aradığı şey, yazarın yepyeni ve beklenmedik bir şeyle çıktığı kadar, kendi gibi yazdığı metinlerdir. Yazar, herhangi bir konunun derinliğine inebilmek için taşların üzerine yazı yazan eski insanlar gibi, aklının sınırlarından, kalıplaşmış fikirlerden ve klişelerden kurtulmak için, yüzeydeki tabakayı iyice kazımalıdır.

Öyleyse iç korkularımızı aşmak, duygumuzun şafağına ulaşmak ve güneşin doğuşundan az önce beliren, o mutlu aydınlığa varmak için, okumaya muhtacız. Bunu inkâr etmek, yazarca yaşamayan, aslında yazar değil, yazıcıların işidir sadece.

Tuncay AYMELEK
Tuncay AYMELEKtuncayaymelek@asikpasagazetesi.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.