Göçen’den 24 Nisan Ermeni Olayları Hakkında Açıklama

İYİ Parti Kırşehir İl Başkanı Müfit Göçen24 Nisan Ermeni olayları hakkında açıklamalarda bulundu.

İyi Parti İl Başkanı Müfit Göçen açıklamalarında: “Değerli Kırşehirli Hemşerilerimiz, Batıda her 24 Nisan geldiğinde Ermeni lobileri ve bunu fırsat bilen Batılı şövenistler tarafından adetâ tehditkâr bir sopa gibi gösterdikleri ve soylu milletimizi soykırım yapmakla karalamaya çalıştıkları bu olay ne yazık ki bizim halkımız tarafından da çok açık bir biçimde bilinmemektedir.

Ermeniler 24 Nisanı bütün dünyada “soykırım günü” ilan ederek adeta sanal bir bellek ve suni bir tarih yaratmışlardır. Sadece Ermeniler değil, başta Amerika ve Avrupa ülkeleri ol-mak üzere birçok ülke parlamentosunun “soykırımı anma günü” olarak kabul ettikleri 24 Nisan 1915 tarihinde gerçekte ne olmuştu?

1915 ERMENİ OLAYLARININ TEMEL NEDENLERİ

Bu konuda millî itibarımızı korumak, binlerce yıl üç kıtaya hükmettiği halde adaletten ayrılmayan, asla soykırım yapmamış olan aziz milletimizi temize çıkarmayı, bu konuda yeterli bilgisi olmayan halkımızı aydınlatmayı, soylu geçmişimizi hatırlatmayı görev bilerek bu yazıyı hazırlama gereği duyduk. Oldukça kısa tutmayı denesek de birçok noktayı aydınlatma gerekti-ğinden dolayı, bizi mazur görerek sabırla okumalarını rica ediyoruz.

Milletimizin saygınlığına gölge düşürmek, memleketimizi bölmek, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ortadan kaldırmak isteyen bu Batılı emperyalistlerin ve onların elinde maşa olan terör odaklarının uzantıları Osmanlı Devletinin son dönemlerine kadar uzanır.

Sömürgeciliğin alabildiğine azgınlaştığı 19. yüzyılda Avrupa devletleri başta İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz ve Hollanda olmak üzere bütün Hindistan’ı, Güneydoğu Asya ve Pasifik bölgesini, Güney Amerika ve Afrika’nın tamamını sömürgeleştirmişti. Gözlerini bu kez Osmanlı devletine diktiler. Çünkü Osmanlı toprakları son derece yüksek değerdeki yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahipti. Ayrıca Osmanlı Devleti stratejik bakımdan Doğu ile Batı dünyasının arasında bir kilit noktasında idi. Bu coğrafyaya sahip olanlar bütün dünyaya hükmedebileceklerdi. Avrupalıların pay etmek istedikleri zayıf düşmüş bir Osmanlı ülkesi, en çok sıcak denizlere inerek sömürge yağmasından pay kapmak isteyen Rusya’nın iştahını kabartıyordu. Bu amaçla Avrupa devletleri ve Rusya Osmanlı Devleti içindeki Türk olmayan tebaayı kışkırtarak ayrılıkçı isyanlar çıkardılar. Onlara para, silah, cephane yardımlarında bulundular. Bu kışkırtmalar sonunda Balkanlar elimizden çıktı. Sırp, Bulgar, Yunan çetelerince yüzbinlerce masum sivil Türk öldürüldü, yüzbinlercesi vatanlarında sürgün edilerek Anadolu’ya göçe zorlandı. Bu arada Fransa yeni sömürgeler arayışı içine girip Fas, Tunus ve Cezayir’i işgal ederken İtalya da Libya’ya saldırdı. Yunan, Trablusgarp, I. ve II. Balkan Savaşları ile devletin Afrika’daki topraklarının tamamı, Avrupa yakasındaki topraklarının büyük bir kısmı elinden çıktı.

Bütün bu gelişmeler sırasında gizliden gizliye Ermeni tebaa da kışkırtılmaya çalışılı-yordu. Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurulacağı hayali ile çeşitli gizli dernekler kuruldu. Bu derneklerin amacı, ayrılıkçı Ermenileri örgütlemek, çeşitli yerlerde isyanlar çıkarmak, ko-mitacı denilen çeteler kurarak bölgelerindeki Türk ve Müslüman halkı yok ederek kesin hâki-miyet sağlamaktı.

24 NİSAN 1915 GÜNÜ İSTANBUL’DAKİ VE ANADOLU’DAKİ MANZARA NEYDİ?

İstanbul’da Fransız Elçiliği tarafından hazırlanan 25 Nisan -1 Mayıs 1915 arasındaki istihbarat notlarında şu ifadeler yer almaktadır: Rus donanması İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişindedir. İngiliz ve Fransız donanması Çanakkale Boğazı girişine saldırmaktadır. Kafkasya Cephesinde Ermeniler, Rus ordusuyla birlikte Türklere karşı savaşmaktadır. Erzurum bölgesinde, özellikle Van’da Ermeni çeteleri, Türklere karşı savaşmaktadır. Osmanlı başşehrinde Ermeni komitelerinin liderleri tutuklanmıştır.

Osmanlı hükûmetinin bu baskısı, Zeytun (Maraş) ve Kafkasya Cephesinde Ermenilerin tutumundan kaynaklanmaktadır.Osmanlı Harp Divanı Başkanına göre; ülke dışındaki Ermeni Komiteleri, Doğu Ana-dolu’da altı vilayette ayaklanma hazırlığındadır. Türk-Ermeni ihtilafının en şiddetli tartışma alanı, 1915 yılında ve sonrasında etkili propagandalarla karartılmıştır. I. Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı Devletinin itilaf devletlerine karşı Almanya’nın yanında savaşa girmesi, Ermeni komitecileri tarafından amaçları olan bağımsız Ermenistan’ın kurulabilmesi için büyük bir fırsat olarak görülmüştür. I. Dünya Savaşı’na kadar büyük ölçüde silahlandırılan Ermeniler, savaş başladığında vatandaşı oldukları Osmanlı Devletine karşı savaşarak bağımsız Ermenistan’ı kurmak amacıyla başta Rusya olmak üzere İtilaf devletleri ile işbirliği içine girmişlerdir. Osmanlı ordusunun Sarıkamış’ta yenilmesi ve arkasın-dan İngiltere ve Fransa’nın Çanakkale’ye saldırmasına paralel olarak Ermeni komitecileri sa-vaşan Osmanlı ordularını arkadan vurmak ve ikmal yollarını kesmek için harekete geçmişler ve silahlı isyanlara başlamışlardır. Ermeniler I. Dünya Savaşı’nın başlarında gönüllü birlikler oluş-turarak Rus ordusuna katılmışlar ve vatandaşı oldukları Osmanlı ordusuna karşı savaşmışlardır. Doğu Anadolu bölgesinde Müslümanlara karşı toplu katliamlar yapmışlardır (Ermeniler Tara-fından Yapılan Katliam Belgeleri, 2001; Karacakaya, 2005, s. 237-248).

24 Nisan 1915 Genelgesi ve tutuklamalar

Nitekim bütün ikazlara rağmen yapılan aramalarda Ermeni örgütlerinin topyekün bir isyan hazırlığı içinde olduklarının anlaşılması üzerine Osmanlı Ordusu Başkumandanlığı 27 Şubat 1915 tarihinde askeri birliklere verdiği talimatla Ermenilerde yakalanan silah, bomba ve birtakım şifre belgelerinin bir ihtilal hazırlığını gösterdiğini, bu sebeple ordudaki Ermeni asker-lerin silahlı hizmetlerde kullanılmaması, her yerde uyanık davranılarak gerekli tedbirlerin alın-ması, ancak Ermeniler içinde devlete sadakatle bağlı olanlara zarar verilmemesi emredilmiştir. (Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Belge No.1999)

Osmanlı ordularının Doğu Anadolu’da Rusya karşısında yenilmesinden sonra Çanak-kale Savaşlarının başlaması ve İstanbul’un tehlike altına girdiği bir dönemde Ermeniler düşman saldırılarına paralel olarak eylemlerini genişletmişlerdir. Bu dönemde Zeytun, Bitlis, Muş ve Erzurum’un ardından Van isyanı patlak vermiş, Müslümanlara yönelik katliam artmıştır.

Osmanlı hükümeti seferberlik ilanından itibaren dokuz ay sonra Ermeni komitelerinin faaliyetlerini kontrol altına almak ve olayları önlemek amacıyla tedbirler alma yoluna gitmiştir. Ermeni erlerin silahsızlandırılmasından sonra, Dahiliye Nezareti tarafından itimat edilmeyen ve olaylara karıştığı tespit edilen Ermeni polis ve memurların azledilmesi veya Ermeni olmayan vilayetlere gönderilmesi talimatı verilmiştir. (Osmanlı Belgelerinde Ermeniler, 1994, s. 7)

Ancak alınan bu tedbirlerin sonuç vermemesi üzerine Ermenileri silahlandıran ve isyan-lara sevk eden Komiteleri kapatmak ve elebaşılarını tutuklamak yoluna gidilmiştir. Nitekim Dahiliye Nezareti 14 vilayet ile 10 mutasarrıflığa 24 Nisan 1915 tarihinde meşhur genelgeyi yollamıştır. Bu genelgede; Hınçak, Taşnak ve benzeri Ermeni komitelerinin kapatılması, belgelerine el konulması, liderleri ile zararlı faaliyetleri bilinen Ermenilerin tutuklanması ve bunlardan bulundukları yerlerde kalmaları sakıncalı görülenlerin uygun yerlerde toplanmaları talimatı verilmiştir (BOA. DH. ŞFR. No. 52/96-97/98- Ek: 1). Bu genelgede üzerinde hassasiyetle durulan bir konu da Bitlis, Erzurum, Sivas, Adana ve Maraş gibi vilayetlerde Müslümanlar ile Ermeniler arasında karşılıklı çatışmaya meydan verilmemesi hususunun vurgulanmasıdır. Ermenilerin her yıl dünyanın birçok ülkesinde “soykırım günü” olarak andığı 24 Nisan günü, Dahiliye Nezareti’nin bu genelgesinin yayınlandığı tarihtir. 26 Nisan 1915 tarihinde Başkumandanlık aynı nitelikte bir genelgeyi Harbiye Nezareti ile Ordu komutanlıklarına da göndermiş, mülki memurlar tarafından talep edilecek her türlü yardımın derhal yerine getirilmesi istenmiştir (ATASE, 1580).

Osmanlı belgeleri incelendiğinde Dahiliye Nezareti’nin 24 Nisan 1915 tarihli genelgesi üzerine, İstanbul’da Taşnak, Hınçak ve Ramgavar komitelerine mensup Ermenilerin tutuklandığını görmekteyiz. 1916 tarihli bir Osmanlı yayınında İstanbul’da ikamet eden 77.735 Ermeni’den ihtilal hareketlerine iştirak eden 235 kişinin tutuklandığı, diğerlerinin huzur ve rahat içinde iş ve güçleriyle meşgul oldukları belirtilmektedir (Ermeni Komitelerinin Amal ve Harekât-ı İhtilaliyyesi, 1332, s. 242).

Ayrıca İstanbul’da 24 Nisan genelgesini takip eden günlerde yapılan aramalarda 19 adet mavzer, 74 adet martin, 111 adet vincester, 96 adet maniher, 78 adet gıra, 358 adet filovir silahları ile 3.591 adet tabanca 45.221 tabanca mermisi vb. çok sayıda silah da yakalanmıştır. Bu silahlar daha sonra Osmanlı ordusunun ihtiyacına binaen askeri silah ve mühimmat depolarına teslim edilmiştir ( BOA. DH. EUM. 2. Şb. 16/48).

24 NİSAN’IN SEÇİLME NEDENİ NEDİR?

Durum böyle olmasına rağmen, Ermeniler tarafından tehcir kanununun çıkarıldığı tarih olan 27 Mayıs 1915 değil de, neden 24 Nisan tarihi “soykırım günü” olarak ilan edilmiştir? Hiç şüphesiz Ermenilerin 24 Nisan tarihini “soykırım günü” olarak ilan etmesinin temel sebebi, ülke içinde örgütlenmeyi sağlayan, yurt dışı bağlantıları ve işbirliğini yürüten lider kadronun bu tarihte etkisiz hale getirilmiş olmasıdır. Böylece amaçlarına ulaşma konusunda elebaşılık yapacak lider kadrodan büyük oranda yoksun kalan Ermeniler, bu durumu bir türlü kabullenememiş ve 24 Nisanı bütün dünyada “soykırım günü” olarak ilan ederek adeta bir sanal bellek ve sunî bir tarih yaratmışlardır. Ermenilerin 24 Nisanı, yani kendilerini bağımsızlığa götüreceklerine inandıkları lider kadronun tutuklanmasını tehcir olayından daha önemli görmeleri oldukça anlamlıdır. Tarih yazma işi politikacıların değil, tarihçilerin görevi iken bu konu sulandırılmış, karartılmış olarak çeşitli ülke parlamentolarında Türkiye’ye karşı bir tehdit unsuru olarak kullanılmıştır. Tarih yazımı açısından bu konu günümüzde uluslararası boyutlarda bir ihtilafa dönüştürülmüştür. Artık müzminleşmiş olan bu ihtilafta tarafların pozisyonları şöyledir: Ermeni Komitelerin savaş altında düşman hesabına gerçekleştirdikleri askerî faali-yetler, Ermeni diasporası ve Ermenistan Cumhuriyeti tarafından, “Osmanlı egemenliğinden kurtulmak” için girişilen eylemler olarak açıklanmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’ndaki Müttefik devletler için, Ermeni Komiteleri’ni kullanmak ve Türkleri arkadan vurmak savaş şartlarında son derece normaldir. Fakat bunun Türk tarihçiler tarafından hatırlatılması elbette can sıkıcıdır. Ermeni Komiteleri’ne bir diyet borcu olarak par-lamentolarından ve uluslararası kuruluşlardan siyasi nitelikli “soykırım” kararları almaları zo-runluluktur. Böylece 1915’in “masum kuzucukları” onların bu kararlarından sonra Birinci Dünya Savaşı’nda nasıl kullanıldıklarını unutacaklardır.Türkler ise Osmanlı Ermeni Komiteleri’nin askeri faaliyetlerini ve kanlı katliamla-rını, imparatorluğun varlığını tehlikeye düşüren, bastırılması bir nefis savunması zorunluluğu ve devlet sorumluluğu olarak değerlendirmektedir.

Birinci Dünya Savaşı başında Ermeni Taşnak, Hınçak ve Ramgavar Komiteleri tarafın-dan Osmanlı ordusuna ve sivil ahalisine karşı sürdürülen askeri faaliyetler nelerdir? Bunlar bir “dolaylı savaş” mıdır veya “iç savaş” olarak mı tanımlanabilir? Yoksa daha farklı bir kavram-laştırma mı gerekmektedir?

1940 yılında, Rus Tümgenerali Nicolay Georgiyeviç Korsun, zorunlu göç kararı uygu-lanırken, Türk askeri makamlarının ve Türk halkının göçmenlere nazik davrandığını; ancak bazı bölgelerde Ermenilerin saldırılara uğradıklarını yazmıştır. Rus Tümgeneraline göre, Er-meni göçmenlerin yarısı açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle ölmüştür.

Birinci Dünya Savaşı’nda bir kısım Anadolu vilayetlerinde savaş şartlarının yol açtığı “iktidar boşluğu” yüzünden, Türkler (Müslümanlar) ve Ermeniler (Hıristiyanlar) arasında bir de karışıklık hâli gözlemlenmektedir.

Kimi yerleşim birimlerinde Ermeniler ve Müslüman ahali birbiri aleyhine silahlanmış ve mukateleye (birbirini öldürmeye) kalkışmıştır. Bütün bunlardan dolayı iki taraf için de hazin olaylar cereyan etmiştir.

1914-1918 arasında Anadolu’da Ermeni Fedailerin ve Ermeni Gönüllü Birliklerin kat-lettiği Müslümanların sayısı, dört yıl süren Dünya Savaşı’nda Müttefik kuvvetlerin, Osmanlı ordusuna silahlı çatışmalarla verdirdikleri zayiatın yaklaşık beş katıdır.

Kısaca; tarih kendi şartları içinde değerlendirilmelidir.

Aziz milletimiz, içinde bulunduğumuz bugün de aynı senaryo oynanmaya devam edil-mektedir. Milletimizi parçalamak, ülkemizi elimizden almak isteyen şer güçler durmuyor. Dün Sevr Anlaşmasını dayatan güçler bugün hâlâ onun eksik kalan maddelerini gerçekleştirme mü-cadelesi veriyorlar.

Sevr Antlaşması hâlâ Batının hayâlindedir:

Bir kez Sevr’i ve sonrasındaki gelişmeleri hatırlayalım: İttifak ve itilaf devletleri ara-sında geçen 1. Dünya savaşını kaybeden Osmanlı devleti, savaştan büyük yıkımlarla ayrılmıştı. İtilaf devletleri savaşta kaybeden ittifak devletlerinin her biri için antlaşma yapmak üzere Paris Barış Konferansı’nda toplandı. Toplanan itilaf devletleri yetkilileri ittifak devletlerinin her biri için özel antlaşma oluşturdu. Osmanlı İmparatorluğu için ise Sevr Antlaşması oluşturuldu.

Paris Barış Konferansında yer alan bu antlaşma Osmanlı Devletinin çıkarlarına tamamen tersti. Öyle ki antlaşmaya göre Anadolu'nun büyük bir bölümü itilaf devletlerinin eline geçiyordu. Sevr antlaşması 10 Ağustos 1920 tarihinde İstanbul hükümeti, Fransa, İtalya, İngiltere ve Japonya arasında imzalandı.

Sevr antlaşması önemli maddeler içeriyordu. Boğazların egemenliğinden, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kadar pek çok maddeyi içeren bu antlaşma neticesinde ise milli mücadele başlamıştır. Sevr antlaşmasını kesinlikle reddeden Osmanlı devleti, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde Milli mücadeleyi başlatacaktı. Mustafa Kemal Atatürk Samsun'a çıkarak Sevr antlaşmasını reddederek milli mücadeleyi başlattı. Anadolu'da düzensiz bir ordu olan Kuvva-yı Milliye ordusu kuruldu.

Kuvva-yı Milliye ordusu Sevr antlaşmasını reddetti ve Anadolu'da düşmana karşı büyük bir direniş başlattı. Anadolu'da başlatılan bu direniş neticesinde Sevr antlaşması Osmanlı imparatorluğuna dayatılsa da yalnızca İstanbul hükümeti tarafından imzalandı. Daha sonra ise Sevr antlaşması yerine Lozan antlaşması imzalanacaktı. Sevr antlaşması böylece tarihe karışmış ve askıda kalmış bir antlaşma oldu.”  

26 Nis 2021 - 14:15 Kirşehir/ Kirşehir- Dünya


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Aşıkpaşa Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Aşıkpaşa Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Aşıkpaşa Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Aşıkpaşa Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Kirşehir Markaları

Aşıkpaşa Gazetesi, Kirşehir ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (546) 896 57 35
Reklam bilgi