Aşkın Gücü

                Eşrefoğlu Rumi (1354-1469) üzerine çalışırken hazretin aşk temalı birçok şiiriyle karşılaşmıştım. Bunların başında Adı Aşk redifli şiiri gelir. Okuyuşu ne kadar güzel ve akıcıysa, muhtevası da o kadar zor ve derindir. Çünkü aşk, akıl işi değil gönül işidir. Aşkı, akılla anlarım, çözerim diyenlerin cümlesi aklından olmuştur. Hazreti Mevlana’nın ifadesiyle akıl, aşk vadisinde bataklığa saplanmış merkep gibidir, çırpındıkça batar.

                Peki, Eşrefoğlu Rumi bu şiirinde ne demek istiyor bize ya da bu devasa aşk şiirini nasıl okumalı ve anlamalı?

                Hemen şunu arz edeyim: Bu şiiri ne zaman okusam Feridüddin Attar’ın Mantîku’t-Tayr’ında geçen Şeyh-i San’ân hikâyesi gelir aklıma. Biri öbürünün açıklaması, tevili, şerhi gibi görünüyor.

                Şeyh-i San’ân kimdir? Nasıl bir aşk ile imtihan edilmiştir? Attar detaylı bir şekilde anlatmaktadır. Merak edenler ilgili eseri bulup okuyabilirler. Hikâye öyle can yakıcı ki insanın havsalası duracak gibi olur. Dert, keder, elem iç içe tıpkı hasret ile vuslat gibi. “Men ta senin yanında bile hasretem sana”

                Aşkın doğasında bu vardır. Ahmet Paşa boşuna: “Gam çekmeyince kıymeti artar mı aşkın?” dememiş!

                Hikâyede Şeyh-i San’ân, her şeyini aşka vermiş, aşka feda etmiş biri olarak çıkar karşımıza. Dergâhı, müritleri, itibarı, makamı olan bir sufidir. Hudut boylarında cihad ile meşgul bir mücahit, ribat sahibi bir murabıttır. Artık aklınıza ne gelirse! Hayat ülküsü, mefkûresi bu! Cihad etmek, irfan ordusunun bir neferi olarak yaşamak!

                 Kâh Hıristiyan ahaliyi İslam’a davet eden bir davetçi, kâh müminleri irşad eden bir mürşid. Ancak bütün bu mücadelesine rağmen günün birinde eskilerin  “demir leblebi”ye benzettikleri aşk ile tanışır.

                "Aşk kim kalbe gıdadır ne yenir ne yutulur

                Bir demir leblebidir çiğneyene aşk olsun."

                Bu “demir leblebi”yle tanışınca her şeyini kaybeder. Ne mürşitliği kalır, ne sufiliği; ne namazı kalır, ne ibadeti; ne dini kalır ne imanı!  Her şeyini kaybeder. Ne demişti Eşrefzade?

                Cihanı hiçe satmaktır adı aşk

                Döküp varlığı gitmektir adı aşk.

                Evet, “demir leblebi” mağduru şeyhimiz her şeyi bırakıp gider. Aşk denizine atar fani vücudunu. Tüm zerreleriyle o güçlü dalgaya teslim olur. Adı, sanı unutulur tıpkı Kays’ın unutulup Mecnun’un kalması gibi. Ondan geriye sadece “Şeyh-i San’ân” adı kalır.

                Hikâye şu: Şeyh-i San’ân bir gün, batıya doğru talebeleriyle birlikte bir irşad seferine çıktığında gönlünü Hıristiyan bir Ermeni kızına kaptırır. Kızı görür görmez âşık olur, kara sevdaya tutulur.

                Aşkı dayanılamayacak bir hal aldığında Hıristiyan dilberine evlilik teklifinde bulunur. Karşısında süklüm püklüm olmuş bu İslam dervişini gören kız işin tadını çıkarmak istercesine “Olur” der “fakat sakalını kesmen, derviş kıyafetlerini çıkarman şartıyla!” der.

                Aşk ağır basar ve hazreti şeyh söylenilenleri harfiyen yerine getirir. Şeyhin bu zahiri değişimiyle çevresi başta olmak üzere birçok müridi onu terk eder.

                Ancak şeyhin imtihanı bitmez. Ermeni güzeli işi uzatmaya kararlıdır.  İkinci şartı öne sürer. İrşad işini tamamen bırakıp kendi köylerine yerleşmesini ister.

                Şeyh bu teklifi de gözü kapalı kabul eder. Hıristiyan dilberin beldesine yerleşir. Ama şartlar bitmez. Bu sefer şarap ve domuz eti yeme şartı gelir. Bunlar da kabul edilir. Yetmez bir de başlık parası olarak köyün domuzlarına çobanlık yapması önerilir. Çaresiz şeyh her emre, her isteğe boyun eğer çünkü o aşkın esiri bir Mecnun’dur. Ne akıl kalmış başta, ne din kalmış gönülde! Varsa yoksa Ermeni güzeli! Din de o, iman da o, akıl da o!

                Son bir şart daha gelir. Şöyle der şeyhin gönlünü esir alan dilberimiz:

                “Madem aşkım uğruna dergâhını, müritlerini terk ettin, derviş kıyafetini çıkardın, içki içtin, domuz çobanımız oldun o halde senden zifaf hediyesi olarak son bir isteğim daha olacak. O da beline zünnar kuşağını bağlayıp Hıristiyanlığa geçmendir!” der.

                Aşka her şeyini vermiş hazreti şeyh bu emri de itirazsız kabul eder.

 

                Evet, hikâye bu! Şeyh-i San’ân bu hikâyenin başkahramanıdır. Bu kahramanı değerlendirirken insafı elden bırakmamak lazım! Şeyhi uçkur düşkünü biri olarak görmek akla ziyan olur. Onun aşktan gayri bir düşüncesi, bir emeli yoktur. Tek niyeti aşk ile vuslat. Ermeni güzeli de onun gönlünü esir alan aşkın fanusudur. O fanus kırılacak ve vuslat gerçekleşecek. Niyet bu ve “Müminin niyeti amelinden evladır.”

                Şeyhin, niyetinden sonraki ikinci emniyet sübabı dostları ve yol arkadaşlarıdır. Eskiler boşuna “evvel refik, bade’l-tarik” yani önce dost, sonra yol dememişler. Hazreti şeyhe bu derde düşeliden beri onun sadık müritleri de duaya durdular. Şeyhlerinin eski hallerine avdetleri için gece gündüz Allah’a yalvardılar. Ne hali varsa görsün demediler. Şeyhin halisane niyetiyle onların halisane duaları birleşince tekke mürşitliğinden domuz çobanlığına terfi eden şeyhlerinin aklı başına geldi, yeniden eski haline avdet etti. Yanında uğruna her şeyini terk ettiği Ermeni güzeli de vardır.

                “Hatice’ye değil, neticeye bakın” demiş ahibba-yı kirâm. Neticeye odaklı bir aşkı en iyi resmeden bu hikâye ile Eşrefzade’nin “Adı Aşk” şiiri arasında anlam bakımından bir fark yoktur. Ne diyordu Eşrefzade “Bu âlem sanki oddan bir denizdir / Ona kendini atmaktır adı aşk.”

Evet, Hazreti şeyh gözünü kırpmadan, ölümü pahasına da olsa kendisini bu denize atar. Neden? Çünkü orada boğulmakta olan bir can var. Ve o canın kurtarılması gerekiyor. İşte Şeyhi San’an, o canı kurtarmak için kınayıcıların kınamasından korkmadan kendisini o denize atar. Fakat buradaki büyük fedakârlık, işin zahir kısmıyla uğraşanlara kapalıdır.  Akılları onları şeyhin dinden çıkması dedikodularıyla meşgul eder. Ne demişti Hazreti Mevlana? “Aşk vadisinde akıl, bataklığa saplanmış merkep gibidir, çırpındıkça batar.”

                Son sözü Eşrefzade Hazretlerine bırakalım. Cümle “demir leblebi” mazlumlarına selam olsun.                  Cihanı hiçe satmaktır adı aşk

                Döküp varlığı gitmektir adı aşk.

                Elinde sükkeri ayruğa sunup

                Ağuyu kendi yutmaktır adı aşk.

                Belâ yağmur gibi gökten yağarsa

                Bâşını âna tutmaktır adı aşk.

                Bu âlem sanki oddan bir denizdir

                Âna kendini atmaktır adı aşk.

                Var Eşrefoğlu Rumî bil hakikat

                Vücûdu fâni etmektir adı aşk.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Abdulbari KARABEYESER - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Aşıkpaşa Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Aşıkpaşa Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Aşıkpaşa Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Aşıkpaşa Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Kirşehir Markaları

Aşıkpaşa Gazetesi, Kirşehir ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (386) 213 40 30
Reklam bilgi